Evrenin sonsuzluğunda bu dünyada yaşamaya gözünü açan tüm insanların başta kendi bedenlerinde ve
tüm hayatlarının bütününde dualite ( ikilik) dediğimiz kavramla birlikte sol beyin, sağ beyin, gece ve
gündüz, iyilik kötülük, aydınlık ve karanlık, ses ve sessizlik kadar doğal olarak var olan bir de dişi
(feminen) ve eril (maskülen) enerjiler var.

Tüm bu birbirinden ayrı hatta birbirinin ziti gibi gözüken durumlar aslında birbiri olmadan da var
olamazlar. Yani gece olmadan gündüz olabilir mi, kötü olmadan iyi olabilir mi, savaş olmadan barış
olabilir mi? Önemli olan karşıtlıklardan gelen uyumu hayata katmaktır. Bir düşünelim acaba bu durumun
kabulü ve farkındalığı hem hayatımızın içinde yaşarken tüm eylemlerimizi, davranışlarımızı,
yaklaşımlarımızı hem de kadın-erkek dahil tüm beşeri ve duygusal ilişkilerimizi etkileyebilir mi?

Peki ya size onbinlerce yıllardır bu zıtlıkların uyumu, ahengi aranıyor desem ?

Tarihe, farklı mitolojilere ( Yunan, Hint vs.), çok Tanrılı Dinlerden tek Tanrılı dinlere ve birçok öğretileri
inceler isek Batının bugün dişi ve eril olarak tanımladığı kavramların hep ayrıştırılıp tanımlandığını ve
farklı erdemler ifade ettiğini hatta farklı anlamlar yüklendiğini görebiliyoruz. Yin ve Yang, Shiva ve Shakti,
Rahman ve Rahim gibi. Psikoloji alanında da Carl Gustav Jung’un bunu Anima ve Animus olarak
tanımladığını görüyoruz. Bu kayıtları inceleyip okuduğumuz zaman şunu net olarak çıkartabiliyoruz bütün
öğretiler yüzyıllardır hep bu ikisinin bir şekilde dengesini bulmaya çalışıyor.

Peki nedir Dişi enerji ve Eril Enerji? Günümüz hayatında neyi ifade eder kısaca önce bunu tanımlamak
lazım.

Dişi Enerji sağ beyinin daha fazla yönlendiriciliği ile yapıcılık, yaratıcılık, üretkenlik, süreç odaklılık, içe ve
duygulara yoğunlaşabilen, sezgisel, dinginlik, sakinlik, güvenilirlik, tahmin etme, destekleme, olma, alma,
uyum sağlama, kavrama, içgüdüsellik, hissetme, sabırlı olma, besleme gibi kavramları temsil eder.

Eril Enerji ise eylem, başlama, rekabet etme, yükselme, ilerleme, dışa dönük olma, sol beyin,
organizasyon, mantık, üretme, zorluk, savaşma, sabırsızlık gibi kavramların içinde olduğu bir enerjidir.

Yin evrenin karanlık, negatif (yani alan ) feminen enerjisini temsil ederken Yang, pozitif ( veren ) ve eril
enerjiyi temsil ettiği düşünülürse hepimizin içinde tüm bu duygu ve yaşam durumları olduğunu
anlayabiliriz. Demekki Eril ve Dişil Enerji kavramlarının aslında sadece Kadın ve sadece Erkeğe ait
olduğundan söz edemeyiz. Her iki enerji ve yansımaları da her iki cinste bulunuyor. Tabiki bazı
farklılıklarla.. Önemli olan Kadın ve Erkeğin her birindeki bu enerjilerin nasıl bir denge içinde olduğu..
İşte konu burda başlıyor…Kadınlarda Dişi Enerjinin yaratılış gereği biraz daha fazla, Erkek de de Eril
Enerjinin Dişi Enerjilerine göre biraz daha fazla olması beklenirken günümüz dünyasında bu enerjilerde
farklı sebeplerden karışmışlık hali, kaos görüyoruz.

Yani ortalıkta topuklu ayakkabılarını giymiş, makyajlar, scalar yapılı ancak Erilleşmiş Kadınları yada
üretme, eylemsel tutumlarını iyice kaybetmiş, çekilmiş, pasifleşmiş erkekleri görebiliyoruz.
Ya sonuç ?

Her iki durumunda farklı toplumsal , ekonomik , sosyolojik ve psikolojik sorunlar olduğunu biliyoruz.

Peki ne oldu da Kadınlar Erilleşti ,Erkekler Dişilleşti dengeler şaştı?

İşte burda Kadınlığın tarihsel evrimleşmesine kısaca bakmak lazım. On bin yıl öncesine kadar Anadolu
ismini de aldığı bizim yaşadığımız bu özel topraklardan çıkan kalıntılardan da görüldüğü gibi Anaerkil
ağırlıklı, kadınların onurlandırıldığı toplumlardan, 5 bin yıl kadar önce tam anlamıyla savaşlar, güç isteyen
yaşamlarla Ataerkil hakimiyetli yapılara dönüldü.

Bugün sadece dünyada 6 kadar anaerkil toplum kaldığını görüyoruz . Bilinen en eski örnek Amazonlar
olmakla birlikte şu an dünya üzerinde Çinde Mosuolular, Endonezya da Minankabaou, Gana da Akan gibi
anaerkil önceliğin, toplumsal kuralların devam ettiği, örneğin toprağın , mirasın kadından kadına geçtiği
toplumlar var.

Kadınların Evrimine ,son 5000 yılını Ataerkil yapı ile geçirmiş dünyamızın daha yakın tarih diyebileceğimiz
Sanayi Devrimi sonrası Kadınlığın gelişimiyle devam ederek baktığımızda ise ekonomik anlamda
güçlenen, üreten, pek çok şeyi kendi yapabildiğini gören, bunu hissettiren , yapan kadınların olmaya
başladığını görüyoruz. Beraberinde bu özgürlüğün kendi kızları tarafında olmasını isteyen aileler
tarafından yetiştirilebilen ve toplumsal yön verme ile Erkeklere karşı güçlü durabilmek için son derece
güçlü eğitimler aldırılan, rekabete hazırlanan jenerasyonlar yetişti, öyle değil mi? Bugünün kadınları şehir
hayatının içinde özellikle pek çok sorumluluğu aynı anda yürütebilen, iş, aile, annelik ve hepsini de
yapabilirim diyen kadınlar oldu. Hatta yapamayacağı şey yok gibi..

İşte aslında dengesizlik burda başlıyor.. Tüm koşuşturmalar, sorumluluklar, rekabet, kendini olduğundan
güçlü gösterme, eril egemen iş dünyasında tutunma zorunlulukları, takılan maskeler kadınları farkında
olmadan erilleştirir oldu. Erilleşen kadınlar başta kendi özel hayatlarına, aile ilişkilerine, kadın-erkek
ilişkilerine, iş hayatlarına, iş yapış şekilerine, iş yerlerindeki ilişkilerine, topluma, ekonomiye farklı etkiler
ve sonuçlar yaratır oldular. Erilleşen kadınlar, Öz lerindeki erdemlerinden uzaklaşıp korku ve kaygılarıyla
temelli bir hayatın içinde sürüklenip VAR olmak savaşının içinde aşırı hırslı, manipülatif, asabi, öfkeli,
duygusuz olmaya doğru bile gittiler. Bu kısır döngü kolektif bilinçaltından tüm kadınları tetikleyerek
rahim yaralarının üzerini kapatıp, bastırmalarına yol açtı. Bunun sonucunda da hislerinden kopuk, sonuç
odaklı, kontrol eden, stresli kadın toplulukları sardı her yeri… Bu tür davranış kalıpları dişil doğanın, dişil
enerjinin bozulmuş tezahürü oldu anlayacağınız…

Peki Kadınların bu kadar kendilerinden uzaklaşmasının ruhsal ve bedensel bedelleri ne oldu ? Birçok
kadın rahimindeki travmalarla dolaşıp, kaybettiği kadınlığına duyduğu özlemin yoğunluğunu avuç avuç
ilaçla, tatlıyla, yemekle, dizilerle, alışverişle kompanse etmeye çalışır oldu.

Yapılan araştırmalar özellikle Çalışan Stres içinde olan kadınlarda rahim kistleri, miyom, göğüs
hastalıkları, tiroid, bel ve sırt ağrıları, yoğun baş ağrıları olduğunu gösteriyor. Çünkü Dişil doğadan kopuk
haller tatminsizliğe, yaşam neşesinin yok oluşuna, umutsuzluğa ve mutsuzluğa yol verir oldu..

Oysa ki Doğa Ana, her kadının rahminde saklı, nasıl doğanın gizemleri bizi büyülüyorsa, bir kadının küçük
bir kız çocuğu halinden, bilge olgun kadın haline kadar geçirdiği dönem an be an gizemlerle, adeta bir
nakış gibi işlenmiş motiflerle dolu, her biri diğerinden farklı.

Dünyamız, bu gizemin onore edildiği, kıymetinin bilindiği, coşku ile kutlandığı yerlere yavaş yavaş
gelmekte. Bu dişil olguların neler olduğunu tekrar hatırlayıp, uzun bir yolculuğa tekrar çıkmak önemli.
5000 yıllık sonuçta bir Ataerkil kodlama, kadınların bastırılmış olmasının verdiği etkilerden arınma
dünden bugüne olacak birşey değil.. Bütünsel teknikler ile yolculuğa isteklilik gerekli..

Kısacası artık kadın, erkek bu unsurlara tüm insanoğlunun bilinçli ve samimi değer verdiği hallere yani
insanlığın öz-değerlerine, erdem ve kalp açıklığına gelme vakti..Dönüşümün ise en çok evrimleşmiş
kadınlarla başlaması ve Erkeklerinde bu farkındalık ile kadınların yolculuğuna destek vermesi çok
kıymetli..

Çünkü gerçekten Kadının Dişil Erdemlerine kavuşması , yaratıcılığı, yapıcılığı ile verebilecekleri toplumsal,
ekonomik ve bunca kötülüğün içinde olduğu bir dünyada herşeyden önemlisi İYİLİK adına çok önemli..

Kurumsal Kadın Güçlendirme Programları için

Info@positivorld.com dan bilgi alabilirsiniz.

Ayrıca Bireysel Koçluk ve Atölye programları hakkında bilgi almak için

www.positivorld.co ya da atolye@positivorld.co ya mail atabilirsiniz..